İnteraktif sinema deneyimi yaşamak isteyenler?
Nisan 1, 2012 Yorum yapın
Nisan 1, 2012 Yorum yapın
Aralık 22, 2011 Yorum yapın
Hepimizin hayatının bir dönemi zor sorularla baş etmekle geçmedi mi? Yıllarca sınavlara hazırlandık. Dershane, özel ders, etütler sanki hiç okul yokmuş gibi… “Ödevini yaptın mı evladım?” sorusunu 7 yaşından itibaren düzenli olarak duymaya başladık. Küçükken en zorlandığımız soru ise, “Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?”
Sonra biraz daha büyüyünce “Ne olmak istiyorsun?”, “Türkçeyi mi daha çok seviyorsun, matematiği mi yoksa feni mi?” hayır müziği seviyorum deme cesaretini çok azımız gösterebildi. Daha ne olmak istiyoruz hangisini seviyoruz tam karar vermemiştik ki, zorunlu olarak matematiği sevmemiz gereken bir dönemde okuduk. Çünkü bir matematik neti ile hayatımız değişebilirdi. Okuduğumuz kitaplardan daha kalın test kitapları bitirdik. Bir kısmımız yaprak testleri sevdi. Çizdi işaretledi attı. Bir kısmımız, test kitaplarının üst ve alt kısımlarında kalan boşluklarda hayallerini çizdi. Sınav soruları çalındı. Sınav soruları hemen yazıldı. Tek sınavdı, çift oldu. Çift sınavdı, sonra tek oldu. Zor sorulara cevap verdik, kendimizi üniversitede bulduk. Lakin bilmiyorduk ki, aslında hayatın basit sorularıymış o dönemdekiler… Keza hepimizin içinde, 3 tane daha fizik çözseydim ya da matematikte bir yanlış yapmasaydım gibi küçük hesaplar kaldıysa da, iş işten geçti üniversiteye başladık. Üniversitede ise, ne olmak istiyorsun sorusuna cevap bulmak daha da zorlaşmıştı. Halbuki bir meslek ediniyorduk!? Sorular kolaylaşması gerekirken zorlaşıyordu. Okuduğunuz bölüm, bittiğinde bir titre sahip olamayacağınız gerçeği ile karşılaştınız ve şaşırdınız. Açıklaması zor bölümler seçtiyseniz, büyüklere anlatmakta zorlanırdınız. Çünkü doktor, mühendis, öğretmen olmak ya da avukatlıktı seçenekleriniz. Halbuki siz, endüstriyel tasarım, işletme, çalışma ekonomisi, medya iletişim, matematik okuyordunuz… “Çıkınca ne olacaksın kızım/oğlum?” devamı için tıklayınız.
Kasım 29, 2011 Yorum yapın
Tartışmasız spor yapmayı seven değil, spor izlemeyi seven bir milletiz. Mümkünse izlediğimiz spor 22 adam tarafından oynanan futbol olmalı ve içerek izlemeliyiz. Hepimiz bir köşesinden yorum yapabiliriz. Gol olunca sevinir, kaybedince dünyaya küsebiliriz. Peki eleştirirken bu kadar acımazsız olan bizler, spor yapar mıyız?
Bazısı sporcu doğar, gün aşırı spora gitmeden rahat edemez. Aslında bu bir kırılımdır. 6 ay sürekli spor yapan kişinin hayatında artık “spor” başlığı da oluşmuştur. Lakin, ben sporcu doğmayan ve olmaya çalışanlardan bahsedeceğim. Yaz mevsimi yaklaştığında tüm saklanacaklar ortaya çıkacağından koşarak spor salonuna yazılan ama spor salonunda o kadar koşmayan, iki kişinin “sen kilo mu aldın?” sorusuyla aynada kendini “fil” gibi görmeye başlayan, karşı cinsle tanışan, karşı cinsle nerede tanışsam diye yer arayan ve soluğu sporda alanlardan bahsedeceğim.
Kendimizi kandırmak için ödediğimiz en yüksek bedelleri, maalesef ki spor merkezlerine ödemekteyiz. Hem de, evimizin yanı başında, sokağımızda, işimizin bulunduğu kulede ya da cazibesine kandığımız alışveriş merkezinin içerisinde yer alan spor merkezlerine… devamı için…
Eylül 9, 2011 Yorum yapın
Bir şehirde keşfedilmeyi bekleyen kaç yer vardır? Peki bir şehirde keşfedilmeyi bekleyen kaç insan vardır?
Hayal kurmak şehre özel olmadığından belki, o şehirde gecenin bir saatinde yatağına uzanıp hayal kuran kaç insan varsa belki o kadar… Peki hayal kurmayı unutur mu insan?
Hayalleri olan insanlarla yanyana olmanın satırlara yansısı biraz derin ve biraz düşünceli.. Kalemle kelimelere, sözle şarkılara ve fırçayla tuvallere renk verebilmek gibi. Ve gülümseyişim ile gülümsetmek, gülmeyi unutmuşlara… Beni şaşırtmasına izin vermek şehrin… Kapalı kapılar ardından ulaşmak renkli tuvallere, ışıklı manzaralara …
Bir şehir ki, denizinde yunuslar yüzdüğünde dahi dönüp bakmayan insanları olan,
Bir şehir ki, büyük kahkahalarla büyüyen sofralara sahip
Bir şehir ki, denizin mavisinin rakının beyazına / şarabın kırmızısına karıştığı mekanlara sahip,
Bir şehir ki, mutsuz, mutlu ve mutlu taklidi yapan insanların bir yere yetişme telaşıyla yürüdüğü,
Büyük binalar gibi büyük martıları olan,
Renklerin birbirine karıştığı, siyahgiller ve beyazgillerin yan yana durduğu,
Arabaların uzaktan kırmızı ve sarı ışık cümbüşleri oluşturduğu,
Tarih kokan ve hikayeli sokakları olan,
bir şehir ki, her gün beni şaşırtmayı başaran…
Ve İstanbul, kimileri için gezilecek, kimileri için yaşanacak şehir… Kimileri için bir ilham, kimileri için vazgeçiş özünden…
İstanbul hoş geldin hayatıma…
Temmuz 23, 2011 Yorum yapın
Çeşme’de miskin ve akdeniz insanı misali kendimi oradan oraya atarak geçirdiğim tatilin ardından, Çeşme’de tatil yapanlarla ortak sohbetimiz oldu. Sanki farklı yerlere gitmişiz hissiyatım bu konuşmalar esnasında büyüdükçe büyüdü. Biz Merkez turda büyükannelerin, halaların sitelerinde ilk kez gördük Çeşme’de tatili… Sahilde mide bozacak ne varsa üstüste yiyerek (midye, süt mısır, dondurma vb.) güneşlenerek yanmayı bilmeden, denizin derinleşmediğini bilerek koşa koşa girdik boyalıktan denize.. Küçüktük, belki bu yüzden bilmiyorum, beach clublar açılmaya başladığında denize girmek için para verdiğimizde şaşırdık. Ilıca da denize girmek için haftaiçi günleri akşam üzerini tercih etmiştik. Her yıl yeni yerler keşfetmeyi sevmedik sanmayın. Ama her haftasonu tatilinde bulunduğumuzdan belki, tanıdıklıklar ve samimiyetle oturulan masaların bulunduğu yerleri terich ettik. Ve bilmeden “muhteşem, leziz, huzurlu”luları yaşamışız. “İnanılmaz bir ortamı var, sonraaaa deniz yolu ile karşı mekana geçtik, Alaçatı’nın dokusu muhteşem, trafikten orada da kurtulamadık” mavralarını dinlerken bu sebeple şaşırdım. Alaçatı yıllardır aynı muhteşem dokusuyla orada duruyorken, oradaysanız, Alaçatı şu an sadece kalabalıktır çünkü sizin için… Alaçatı sokakta yemek keyfi aktivitemizde insan trafiğinin durması da buna kanıttır. Sokakta insanlar tıkanır ve trafik durur mu? Doğallıktan ve huzurdan bahsediyorsanız ve tatilde Çeşmeye gittiyseniz, Alaçatı Pazarı’ndan alışveriş yaptıysanız, İmren’den akşam sofra için zeytinyağlılarınızı seçtiyseniz, Okansta veya kum beachte kızartma tabağı ile kaçamak yaptıysanız, Sahilde voleybol, firizbi vb. oynarken yandıysanız, yıldız burnunda kimse yokken sıcak sulara dalabildiyseniz, Dalyanda ki fırından kahvaltı için ekmek alabildiyseniz, Marina’da urlice ya da urla şaraplarından denediyseniz, Alaçatıda onbeş eylül kıraathanesinde kahvede içtiyseniz, Ilıca reyhan’dan bezeli bir tatlı yediyseniz, Dalyan’da Balıkçı Dalyanköyde Muharrem abinin pazı sarmasını yediyseniz, veli ustada sakızlı dondurma yediyseniz, paparaziye sort tişört giyip sandaletlerle sabaha kadar dans edebildiyseniz, riders in korkunç yoluna aldırmadan gecenin bir vakti eğlenceye devam ettiyseniz, babaylonda yemek sonrasında konsere de kalsak mı deyip tüm geceyi geçirdiyseniz, yıldızburnunda sahilde rüzgardan üsüdüyseniz, ayayorgi çıkışında arka yollardan kumrucuya ulaşabildiyseniz, Şifnede ada balıkta balık yediyseniz… Çeşme’yi yaşamaya başladınız demektir. Başladınız diyorum çünkü yapılması gereken daha bir çok şey var…
Temmuz 18, 2011 Yorum yapın
Uzun zamandır hayalimizi kurduğumuz deniz-kum-güneş üçlüsüne, zannediyorum yavaş yavaş ulaşıyor herkes. “Yaz Tatili” dediğimizde aklımızdan geçen biraz deniz, biraz uyku sonrası, büyük şehirde tatile çıkma sırasını bekleyenler dönüşte çevreliyor hepimizi. Tatilde hep doğadan, denizden, kızarmış ekmek kokusundan, bahçe sulamaktan, dalmaktan, deniz kabuğu toplamaktan bahseden lokasyon bildirimleri alıyoruz. Yani deniz kıyısında yatmış kitabımızı okurken, başucumuzda teknoloji… Tatildeyim ve e-postalarıma bakmayacağım diyen kaç cesaretli çıktı acaba aramızda… Telefondan okuyup ilgili arkadaşa yönlendirmek sayılıyor mu diye bir ses geldi arkadan.. Evet sayılıyor… Teknoloji hayatımıza girmiş ve bizi kendine öyle bağlamış ki, yer yön dinlemiyor. Nerede olursak olalım “googlela bir bak bakalım neredeymiş, nasılmış” diye çıkıveriyor ağzımızdan… Gazetemizi, kitabımızı pad’ten okuyoruz, yeni arkadaşlarımızı face’ten ekliyoruz, Geçen sezon kaçırdığımız dizileri netten izliyoruz, yolumuzu kaybedince google map’ten buluyoruz… Ve tatil bitiyor… Aslında o hiç teknolojisiz hayalin kurduğumuz kamp yerine gitmemiş olsak da, biliyoruz ki biz artık teknolojiye bağımlıyız.. İyi Tatiller diğer bir deyişle, Good hi-techoliday!
Şubat 17, 2011 1 Yorum
Bu sene Yükseköğretime Geçiş Sınavına girecek olan 1,5 milyon adayı ve adaylarla birlikte hane halkını özellikle ilgilendiren bir tarih çakışması yaşanıyor. Cumartesi günü uyumak zaten oldukça zor olacaktır bir çok aile ve aday için, bir de bir saat az uyumak zannediyorum, sınavlarını olumsuz etkileyebilecektir. Olumsuz sonucun sebebini kendimiz dışında herhangi bir sebebe bağlamayı arzu ediyoruz kimi zaman da. Daha sınav olmadan bir sebep var artık. İtirazlar edilecek, dershane, okul ve ev arasında hayatının en güzel yaşlarından birini geçiren gençler ise, yine uzaktan izleyecekler. Belki de, bir saat az uyumayı göze alacaklar…
Umuyorum yapılan itirazlarla saat 15.00′te saatlerimizi ileri alırız ve bu sebeple de kafası karışmaz adayların…
Source
Şubat 6, 2011 Yorum yapın
Kimseden etkilenmeden, kimseyi beklemeden bugün filme gittim. Doğrusu aşk mı tesadüfleri seviyor, yoksa biz aşka tesadüfmüş muamelesi yapmayı seviyoruz kafam karışıktı.. Hiçbir bilgim olmadan sadece adıyla izlemek istememdendi telaşım, iyi de yapmışım.
Salondaki bayan oranının erkeklerin 3 katı olduğunu söylememe gerek yok sanırsam. Reklamları izlerken salonda oldukça yüksek bir uğultu vardı… Sonra sessizlikle, film aktı, gitti…
Tesadüflerin hep mucizevi bir yanı olmuştur. Bazen de iki insan arasında ki o bağı, aşka çevirmenin bir yöntemiydi sanki bu tesadüfler…
Cebimde bulunan peçete stoklarımın hepsini ıslatmadan, filmi izleyip bitirmenin keyifli bir yanı vardı. Filmin ortasında filmin sonunu anlamamış olmanın verdiği heyecan bir de. Kalbim en çok merdivenlerde zorlandı benim… Ankara’nın grisine verilen rengi ve eski fotoğrafları sevdim. Ağlamak için gidelim diyenlere farklı filmler önerebilirim…
“Sen nerdeydin…” önemli bir cümleydi benim için. Film öncesinde filmin fragmanı vb. videolarda izlediğim her kare tek tek yerine oturdu ama yine de şaşırdım
Ama zaten kolay şaşırım, bu sizi çok yanıltmasın. Sonuç, filmi sevdim. İzledim, ağladım…
Ve özet; Aşk tesadüfleri sever, hayat gibi.. Hayat ayrılıkları sever, aşk gibi…
Aralık 20, 2010 Yorum yapın
Yeni yıl için yapacağımız 600 kişilik parti süslemeleri için alışverişe çıktık. Yani “yeni yıl geldi, geliyor” hissiyatına ben tam girmemiş olsam da, işle ilgili olarak zorunlu bir giriş yaptım diyebilirim. Zannediyorum tüm alışverişlerde öncelik neyi nereden alacağını bilmekte. Başlangıçta 18 TL dediği ürüne, biraz sıkıştırıp ama siz babama 10 TL’den vermişsiniz dediğimde, bir anda ürün 10 TL’ye düşüyor. İki ayrı gün aynı ürünü aldığımda, ilk gün daha uygun aldıklarım için faturanın yanında aradaki farkı ödüyorlar… Yılbaşı alışverişi için Avmleri tercih edebilirsiniz. Ama eğer toptancıların aynı zamanda perakende de satış yaptığını biliyor ve fatura bilgileri kayıtlı bir şirket sahibi tanıyorsanız. Evde yapacağınız partiyi oldukça uygun fiyata çok neşeli hale getirebilirsiniz.
Önce keşif.. Keşif süreci ne istediğini bilenler için 1-2 saat sürebilir. Öncelikle büyük alışveriş merkezlerinin özellikle kendi ürünü olarak tabiki Çin’de yaptırıp getirdiği ürünlere göz atabilirsiniz. Onun dışında Tahtakale, Kemerlatı gibi toptancıların yoğun olduğu yerlerde yılbaşı alışverişi ile ilgili malzemeler oyuncakçılarda karşımıza çıkar. Burada ürünleri getiren toptancının yaratıcılığına kalmış seçimler karşınıza çıkacaktır. Keşif neden önemlidir, çünkü bu tarz yerlerde fiyat uygunluğuna aldanıp, herşeyi alma isteğiniz oluşuyor ve kendinizi durdurabilmek için “hımm bu ürünün daha iyisi şurada vardı yada daha uygunu diyebilmelisiniz”.
Alışveriş, önce alışveriş sonra fiş, kısmı için yorum yapamayacağım. Ama tüm evi süslerle ve ışıklarla döşemek için bütçenizden 250 TL ayırdıysanız, eviniz gerçekten noel evine dönecek ve noel baba birazdan bu evden çıkacak hissi yaratabilirsiniz. 100 TL’ye çam ağacınızı, süsleriniz, şapka, maske ve kaynana dilinizi, herkese küçük hediyelerinizi alabilirsiniz.. Ne kadar inanılmaz değil mi?İzmir’de olup alışveriş yapacaklara daha ayrıntılı bilgi verebilirim. İstanbul’da perakende ve toptan arasında fiyat farkı bana çok yüksek geldi.
Kasım 16, 2010 Yorum yapın
Bulgaristan sınırında kuyruklar oluşmuş, uygun fiyata koyun ve dana için. Başbakanımızın ayırttığı dananın ücreti ise 8000 Tl’miş. Yetenek sizsiniz yarışmasında sahneye çıkan 10 yaşından küçük elenen her çocuğun elendiği anda, ben yeteneksizsizim hissiatı ile elinden hiçbirşey gelmemesi gibi, bugünde sessiz ve çaresizce izliyoruz, akıtılan kanı. Koyun ile kuzunun farkını bilmeyen bir milletin çocukları nasıl bilebilir ki kaç yaşında o hayvan diye?
Son Yorumlar